Kentler yemyeşil, yollar-sokaklar tertemiz, insanlar kibar ve saygılı, her sorunuz güler yüzle ve özenle yanıtlanıyor… Her mağazaya girdiğinizde ilk duyduğunuz “Hey guys, how’re you doin’ today?”… Evet şaşırdım ve bu sıradan sayılabilecek tepkiler nedeniyle çok mutlu oldum çünkü içinde bulunduğumuz toplumda gittikçe artan saygısızlık, nezaketsizlik ve kuralsızlık yüzünden yaşamımın zorlaştığını hissediyorum. Elinde kahvesiyle dışarı çıkarken kapıyı tutarak yardımcı olduğum insanların bırakın teşekkür etmeyi, yüzüme bile bakmadan çekip gitmesi, bir soru sorduğum tezgâhtar veya otobüs şoförünün söylenerek yanıt vermesi, üniversitede her an muhatap olduğum özellikle idari personelin işimi kolaylaştırmak için en ufak bir çabayı esirgemesi ve sorularımı genellikle yanıtsız bırakması ve bunun gibi pek çok deneyim yaşam motivasyonumu her an düşürürken 15 bin kilometre uzakta hiçbir tereddüt yaşamadan insanlarla iletişim kurabilmenin, onlara soru sorabilmenin, onlardan yardım isteyebilmenin keyfini sürdüm bir hafta boyunca. Sırf bu yaşam deneyimi için bile yaklaşık yirmi saatlik yolculuğa katlanmaya değer.
Avustralya’da bir taraftan günümüz dünyasının “modern”liğini yansıtan yapılar arasında dolaşırken diğer taraftan “el değmemiş, henüz bozulmamış” bir kültürün tadını çıkarabilirsiniz. Elbette, orada yaşayanlar için hayat kusursuz değildir ama Türkiye’den gittiğinizde ilk olarak bu olumlu hislere kapılmamak elde değil. El değmemiş derken, ortalıkta yerel kıyafetleriyle dolaşan Aborijinler veya hoplayıp zıplayan kangurular göremiyorsunuz elbette. Ama bizim ülkelerimizde 20. yüzyılın sonuna doğru başlayıp yirminci yüzyılda alabildiğine büyüyen hırslar, karmaşa, güvensizlik, yozlaşma, vs. vs. burada şimdilik pek hissedilmiyor sanki. Ya da dışarıdan baktığımız için biz hissetmedik.
Farklı uluslardan gelen insanların yaşadığı bu ülkede kendinizi hiç yabancı hissetmiyorsunuz. İnsanlar kent merkezlerinde bir araya gelip aynı restoranlarda yemek yiyip aynı yerlerden alışveriş yaparken banliyölere gittikçe her birinin ayrı çarşıları olduğunu görüyorsunuz. Türk çarşısı Dallas, Arapların çarşısı (içinde bir de Türk kahvehanesi var), China Town… Marketlerde de Çin yemekleri, Lübnan ekmeği, Türk kahvesi ve çayı, vb. birçok ürüne rastlayabilirsiniz. Çeşitlilik ülkenin karakteristik özelliği aslında ama her fırsatta dile getirilmeyen, ayrımcılık yaratmayan bir çeşitlilik bu, en azından bizim gözlemleyebildiğimiz kadarıyla…
Hayatın yavaş aktığı bir ülke Avustralya. Orada yaşayanlar da onayladı bu izlenimi. Kentlerin en merkezi yerlerinde ve en yoğun saatlerde bile koşuşturan insanlara rastlamak zor. Mağazalar saat 5’te veya en geç 6’da kapandıktan sonra, kent merkezleri de sakinliğe bürünüyor ve insanlarla karşılaşmak zorlaşıyor. Kentlerin merkezinde yoğunlaşan çok yüksek katlı yapılar, hatta gökdelenler, biraz dışarı doğru ilerleyince yerini iki veya üç katlı yapılara ve biraz sonra da tek katlı evlere bırakıyor. Milyonluk kentlerde insanların çoğu tek katlı ve bahçeli evlerde yaşıyor. Noel hazırlıklarının hız kazandığı bu günlerde bahçeler rengârenk süslenmiş ve ışıklandırılmış. Yılbaşının yaz mevsimine denk geldiği bu ülkede Noel Baba geyiklerin çektiği kar kızağından feragat edip yürüyerek dolaşıyor caddelerde. İnsanların üşümeden meydanlarda toplanabildiği bu mevsimde kutlamak istedim bir yılbaşını...
Ne de olsa ilkbahar sonu, yaz başının yaşandığı bir ülkeye gidiyoruz diye şortlar, tişörtler doldurmuştum valizime ama hiçbirini giyemedim. Neyse ki tedarikliyimdir bu konularda, uzun kollular, hırkalar, yağmurluk da vardı yanımda. Hava genelde 15-18 derece civarındaydı. Okyanusa giremedim, hayallerimden birini gerçekleştiremedim. Başka bir okyanus ötesi seyahate sakladım hevesimi.
Aşağıdaki fotoğraflar sadece Avustralya’ya özgü hayvanların bulunduğu doğal bir parktan. Ağacın başında miskin miskin uyuyan koalalar, piknik yaparken yanınıza gelip otlanmak isteyen ibis kuşları, çitin gerisinden size doğru koşa koşa gelen emu’lar, yemek sonrası rehavetiyle kendilerini görmek için kilometrelerce uzaktan gelenleri hiiiç sallamayan kangurular, hayatımda gördüğüm en büyük yarasalar, çeşit çeşit kuşlar ve ne yazık ki burada fotoğrafı olmayan bir adet tazmanya canavarının bulunduğu bir park. Tazmanya canavarının elektrik yüklü bir çiti de var ama biz gittiğimizde cam bir kafese kapatmışlardı. Kendisi küçük bir şey ama esnerken dişlerini gördük, korkutucu gerçekten.
Şimdiki fotoğraflar ise yerel bir pazardan. Pazarın bir kısmında sebze meyve satılıyor, diğer tarafta ise Avustralya’ya özgü ne ararsanız var. Bumeranglar, didgeridoo’lar, oyuncak kanguru ve koalalar, magnetler, kanguru postları, ahşap eşyalar, kıyafetler, vs. Burada satılanların çoğu Çin yapımı ancak üzerlerinde Avustralya’da tasarlandıklarını ve yasal düzenlemelere uygun olduklarını belirten notlar var. Anmalık olarak satılan birçok şey Avrupa’da gördüklerinizden daha kaliteli, özgün ve ucuz.
Benim katıldığım konferans Canberra’daydı. Bu konferansa başvurmaya karar verene kadar ülkenin başkentinin Sydney olduğunu düşünenlerdendim ben de. Dünyanın birçok yerinde insanların Türkiye’nin başkentini İstanbul olarak bilmesine şaşırmamak gerek. Canberra ile ilgili küçük bir araştırma yapınca ülkenin başkentinin burası olduğunu öğrendim. Üstelik yaklaşık 350 bin nüfuslu bir kent. Başkent olma konusunda Sydney ve Melbourne arasındaki anlaşmazlık çözülemeyince yeni bir başkent yaratmışlar. Kent merkezini de içine alan yeşillikleri, çeşit çeşit papağanlar, Burley Griffin Gölü, gölün etrafındaki bisiklet parkuru, yeni Parlamento Binası ve Ulusal Müzesi’yle çok etkileyici bir yer.
Canberra’da bisiklet kullanımı çok yaygın ve kentin her yerinde bisiklet yolları var. Özellikle sabah işe gidiş ve akşamüzeri işten dönüş saatlerinde gruplar halinde bisikletliler dikkat çekiyor. Hepsinin başında birer kask. Ayrıca şehir içi ulaşım sağlayan otobüslerin önünde de bisiklet koyabileceğiniz bir yer var. Böylece yolculuğun bir kısmını otobüsle, bir kısmını bisikletle yapabilirsiniz. Bu bisiklet koyma yerlerinin fotoğrafını çekmek için izin istediğimiz bir otobüs şoförü, bisikletle otobüse binenleri küçümseyerek “bunlar tembel işi, aptallık işte, işine bisikletle gideceksen bisikletle gidersin, gitmeyeceksen adam gibi otobüse binersin,” dedi. Burley Griffin Gölü’nün çevresindeki 28 kilometrelik bisiklet ve yürüyüş parkuru da dikkate değer. Çeşit çeşit ağaçları barındıran bir ormanın içinden giden sakin bir yol. Biz sadece Ulusal Müze’ye kadar olan kısmını yürüdük. Zamanımız olsaydı birer bisiklet kiralayıp tüm parkuru kat etmeyi isterdik.
Yeni Parlamento Binası, kentin en dikkat çekici yerlerinden biri. Kentin tam merkezinde değil ama merkezden yürüme mesafesinde, yeşillikler ortasında, üzeri çimlerle kaplı bir bina. Saat 9.00 – 17.00 arası parlamento binası ziyarete açık. X-ray cihazıyla yapılan aramadan sonra binaya girip içeride dolaşabilirsiniz. Milletvekili ve senato toplantılarının yapıldığı salonlar da açık. Biz gittiğimizde parlamento tatile girmişti ama oturumlar yapılırken girip izleme olanağınız varmış. Hatta girerken adınızı yazdırırsanız “Türkiye’den Volga Hanım da buradaymış” diye size el bile sallıyorlarmış:) Parlamentoda bir de Queen Terrace Cafe var, kahvesi ve manzarası harika. Yolunuz düşerse kahvesini içmeden gelmeyin. Geçmişte yapılan birçok katliamdan sonra, günümüzde ülkede her yerde Aborijin kültürüne sahip çıkılmaya çalışıldığını görüyorsunuz. Parlamento binasının iç duvarlarında da bu kültürün farklı ürünleri sergileniyor, Aborijinlere özür metninin orijinali yer alıyor.
Diğer ilgi çekici bir yer ise Burley Griffin Gölü’nün kenarına konumlanmış Ulusal Müze. Müzeye giriş ücretsiz. Müzede ilk olarak yaklaşık 30 kişilik bir döner tiyatroda Avustralya tarihinin farklı dönemleriyle ilgili videolar izleniyor. Dönem değiştikçe sizin tiyatrodaki konumunuz da değişiyor, koltuklarınızın üzerinde bulunduğu platform her seferinde 90 derece dönüyor. Bu ön bilgileri aldıktan sonra müze içindeki yolculuk başlıyor. Zamanımız biraz kısıtlı olduğu için biz diğer kısımları hızla geçerek en uzun süreyi Aborijin kültürüne ayrılan kısımda harcadık. Günlük eşyaları, dini ayinlerinde kullandıkları malzemeler, didgeridoo’lar (hani şu farklı boyutlardaki üflemeli müzik aletleri)… Müzenin bir yerinde “prepaid” kartlar ve kalemler bulunuyor; kartınızı yazıp dostlarınıza sürpriz yapabilirsiniz. Benim gönderdiğim kart henüz yerine ulaşmadı ama ulaşacaktır elbet:)
Australian National University az katlı binalarıyla çok geniş alana yayılmış yemyeşil ve sakin bir kampuse sahip. Belki bir gün yeniden Avustralya’ya gidip o güzel kampuste araştırma yapmak ve bir süre yaşamak kısmet olur bana da:)
Küçük notlar:
• Benzin 1,40 dolar civarında, yani yaklaşık 2,5 TL. Dizel yakıt benzinden 10-15 cent daha pahalı.
• Sigaranın paketi 15 dolar civarında.
• Trafikte tüm kurallara uyuluyor; insanlar kuralların yıkılmak için değil uyulmak için var olduğunun farkında:)
• Kent merkezlerinde ortalıklarda dolaşan kanguru ve koalalar yok belki ama çeşit çeşit papağanlar görebilirsiniz. Kırsala doğru yolculuk yaptıkça bahçelerde dolaşan kangurular da görebilirmişsiniz ama biz hiç rastlamadık onlara.
• Hala posta kutularının yaygın olarak kullanıldığı bir ülke. Her an her yerde karşınıza posta kutuları çıkabilir: gökdelenin 88. katında da, bir dağ yolunda da, müzenin içinde de…
• Marketlerde kanguru eti bulabilirsiniz.
• Opel marka arabalar "Holden" adıyla ve farklı bir logoyla satılıyor. Holden Astra'lar görebilirsiniz her yerde.
• Avustralya'nın sembolü aşağıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi kanguru ve emu:) Çok sevimliler değil mi?
0 comments:
Post a Comment