Farklı bir tarz tercih edenler için bu da olabilir, tık!
İlk kez bir seyahat acentesinden tur satın aldık ve bir grupla seyahat ettik. Farklı bir deneyim oldu bizim için. Aslında turizm acenteleriyle görüşürken ilk amacımız kısa süreye çok şey sığdırabileceğimiz bir Doğu Karadeniz turuydu; ancak birçok kişi Kasım ayının Karadeniz için uygun bir zaman olmadığını söyleyince vazgeçtik. Bayram tatili için yeni bir rota belirledik ve bizim rotamıza çok yakın bir tur bulunca denemek istedik. Güzergâh belirlemek, gezilecek yerleri tespit etmek ve otel seçmek için ne zamanımız ne de enerjimiz vardı son zamanlarda.
Karadeniz’den vazgeçince daha kısa bir tur oldu. Üç günlük Assos-Ayvalık-Bozcaada turu. Böylece, bayramın birinci gün gece yola çıktık ve bir gün de olsa Eskişehir’de ilk bayramımızı geçirdik. Bayram kutlaması için altı kapı yaptık ve zaman ayıramadığımız birçok kişi oldu. Eskişehir’de de yeterince geniş bir çevre edindiğimizi fark ettik bu arada. Bayramın ilk günü gece Ankara hareketli tur grubumuz bizi Yunus Emre Kampusu’nun önünden aldı. Biraz heyecan vardı tabii ki; ne de olsa hep yalnız veya tanıdığımız birkaç kişiyle seyahat etmeye alışkınız biz.
Yaklaşık yedi saatlik yolculuktan sonra ilk durağımız Truva antik kenti oldu. Bir rehber eşliğinde gezmenin güzellikleri işte! Önceden araştırma yapmaya, çıktılar almaya, rehber kitaplar karıştırmaya pek gerek kalmıyor. Özellikle böyle yoğun bir çalışma programı içine sıkıştırılmış geziler için çok faydalı :)
Truva’dan sonraki hedefimiz Assos. Artemis Tapınağı pek güzelmiş eskiden, şimdi kalan birkaç sütunla gözümüzde canlandırmak zor oluyor ama yine de biraz makete biraz sütunlara bakarak tamamlamaya çalışıyoruz. Şu an asıl güzel olan manzarası. Midilli adası eşliğinde Ege Denizi… Sütun başlarının masa olarak kullanıldığı kahvede sıcak bir çayın ardndan yolculuk limana ve limanda öğle yemeğinde tazecik deniz balığı. Nasıl da özlüyoruz bu keyifleri Anadolu’nun ortasında yaşarken.
Yemekten sonra yine düştük yollara. Yolculuk Ayvalık Sarımsaklı plajındaki otelimize. Yolda Adatepe Zeytinyağı Müzesi (?) ve zeytinyağı alışverişi molasından sonra karanlık basarken otele varış. Küçük bir not: Sarımsaklı’da Kalif Otel’de kalmayın sakın. Yeterince temiz değil, odalardaki eşyalar çok eski ve yemekler çok kötü.
Uzuuuun bir uykudan sonra ertesi gün yolculuk Bozcaada’ya. Yolda sonbahar manzaraları çok güzel. Tabii bu manzaralar bana biraz da “ah, vah” yaptırıyor. Arabayla gelseydik şurada dururduk, şurada fotoğraf molası verirdik, şurada da çay içerdik, diye uzuyor ah vahlar… Otobüs yolculuğunda rehberin sağ tarafınızda şu var, sol tarafınızda bu var gibi anlatıları sanal turdaymışım gibi hissettiriyor. Zaman kısıtlı olunca ancak bu kadar oluyor, turun “gerçek” olan kısımlarıyla yetinmek lazım. Bu arada, bir kez daha anladım ki, sonbahar en çok çınar ağacına yakışıyor. Son günlerde Yunus Emre’de de bol çınarlı sonbahar kareleri yakalamak mümkün, zaman bulup ofisten çıkabilene!
Deniz de sakin, bizi üzmüyor ve Bozcaada’ya adım atıyoruz. Kaleyi gördüğüm an yıllar öncesinden küçük kareler canlanıyor belleğimde ama başka izler bulamıyorum. Ayazma plajı örneğin. Yıllar önce de gitmiş miydik acaba. Hiç hatırlamıyorum. Ama gitsek hatırlardım sanırım, ince kum düşkünü olan ben, bu kadar ince kumlu bir sahili unutabilir miyim acaba? Ardından rüzgâr enerjisi üreten tribünlere doğru yol alıyoruz. Modern rüzgârgülleri, eski yel değirmenleri kadar alımlı bence yeşillikler içinde. On yedi rüzgâr tribünü var adada ve bunların sadece biri adanın elektrik enerjisini karşılamak için yeterliymiş.
Adanın çevresinde sanal bir tur attıktan sonra merkeze geliyoruz yeniden. Benim asıl sevdiğim kısma. Eski Rum mahalleleri, tek katlı beyaz evler, evlerin duvarlarına tırmanan begonviller, bazı pencerelerde sardunyalar. Saatlerce dolaşabilirim bu daracık sokaklarda, Venedik’te aynı sokaklarda hiç sıkılmadan, her seferinde başka bir ayrıntıyı keşfederek defalarca kez turladığım gibi… Bozcaada’da da Arnavut kaldırımlı sokaklarda her bir pencerede, her bir kapı kolunda, pencereden sokağı izleyen beyaz saçlı teyzelerde geçmişten bugüne ulaşan izler arayarak… İlk fırsatta Bozcaada’ya en az bir haftalık tatile gelmemiz lazım diye düşünerek ayrıldık adadan, şaraplarımızı alamadan…
Gece Cunda’da birkaç saat geçirdik bu güzel adanın hem gece hem de gündüzünü yaşamak diye düşünerek. Sahil boyunca biraz yürüdükten sonra rengârenk tahta sandalyeli şirin bir şarap evinde kötü seçim yaparak lezzetsiz şaraplarımızı yudumladık. Canımız sağ olsun, bazen ortamın güzelliğiyle yetinmek lazım.
Seyahatin son gününe Şeytan Sofrası ile başladık ve oradan ayrılmayı hiiiiç istemedik. Hava günlük güneşlik, deniz ışıl ışıl, etraf yemyeşil ve çay mis gibi. Güzel bir havada saatlerce oturulabilir seyretmek, düşünmek, hissetmek için… Tabii sakin bir zamanını yakalamak için bizim gibi sonbahar sonunda güzel bir hava yakalayabilmek gerekir muhtemelen.
Sonra yine Cunda… Bu kez gündüz gözüyle… Yine eski beyaz evler, sardunyalar ve begonviller, Aşıklar Tepesi, yel değirmeni… Öğle yemeğinde zaman darlığından dolayı rakısız balık… Tekrar gelmek lazım buralara, ama yine bir sonbaharda, bayram tatiline denk gelmeyen bir sonbaharda, sakin bir zamanda, turist gibi sokaklarda dolaşmak için değil, oraya ait olabilmek, bir adada kaybolabilmek için… Yine gelmek lazım…
Ve yolculuk sona erer...
0 comments:
Post a Comment